İstanbul sıradan bir pazar günü

  Gece Çantası, Magazin    2 Kasım 2014
8 Yorum

Evvela, kapayın gözlerinizi ve muhteşem bir orkestra düşünün. Popüler olması açısından söylüyorum: Türkiye’den Enbe Orkestrası veyahut tüm dünyada büyük bir saygınlığa sahip Prag Senfoni Orkestrası mesela…yüzlerce kişilik koskocaman orkestra, o ahengi, o ritmi tam anlamıyla yakalamış, müthiş bir uyum içinde çalarken birden piyanistin veya bas gitaristin orkestra şefinin yönetiminden çıktığını, kendi başına, orkestradan bağımsız bir şekilde çaldığını düşünün…aman Allahım..ne büyük bahtsızlık olur dimi o müzisyen için.

Bir Pazar gezisinin orkestrayla ne alakası var diyorsunuzdur eminin şu an…

Şimdi de hayvanıyla, bitkisiyle ve insanıyla, hatta tüm cansız ve iradesiz varlığıyla tüm kainatı düşünün. Sizce de kainat; Güneş’iyle, Ay’ıyla, taşıyla, toprağıyla, hayvanıyla, bitkisiyle ve de insanıyla tam bir orkestra gibi değil midir?!

“Yusabbihu lillahi ma fissemavati ve’l ard” (yerde ve gökte her ne varsa, tamamı Allah’ı tesbih eder) ayeti gereğince sadece insan değil hatta sadece hayvan yada sadece bitkiler de değil etrafımızdaki tüm cansız nesnelerin bile kendisini tesbih edip, kendisinin yüceliğini dillendirdiğini belirtir yüce Allah Kur’an-ı Kerimde. Tüm herkes ve herşey lisan-ı hal ile O’nu tesbih eder, O’nu yüceler. Bir tek ‘insan’ müstesna…

Bu muhteşem koroda aykırı ve çatlak sesi bir tek insanoğlu çıkarır yada o çatlak sesi çıkarma veyahut koroda mükemmel bir bütün oluşturma yada oluşturmama tercihi bir tek insanoğluna sunulmuştur.

İşte tam da bu koroya katılmak, bitkilerle beraber Allah’ı tesbih ve takdis etmek için çok güzel bir fırsattır sabah namazları. Koroda çatlak bir ses olmadığının, aksine bilinçli bir şekilde o kainat korosuna katıldığının melekler huzurundaki isbatıdır sabah namazları.

Bence kendinize bir güzellik yapın ve gelecek Pazar günü sabah 3-4 arası yani sabah namazı vakti henüz girmeden uyanın. Güzelce bir abdest alın. Ama yıkadığınız her uzvunuzun cehennemde yanmayacağını, o uzuvlarla işlediğiniz her günahın affolunacağı ümidini ta iliklerinize kadar hissederek alın abdestinizi. Geçin sonra odanıza, açık olan lambayı söndürün ve ay ışığı seccadenize vuracak şekilde iki rekat teheccüd namazı niyetine serin seccadenizi. Beş vakit farz namaz, farz olmadan önce Peygamberimize farz olan ilk namazdır teheccüd namzı. Aslında sadece bir namaz değil, insanın nefis terbiyesi ve ruh tezkiyesi için muhteşem bir araçtır da aynı zamanda teheccüd!

Namazı kıldınız, ama erken daha hemen toplamayın seccadenizi. Perdeyi hafiften aralayıp dışarıya özellikle de koca koca dağlara ve parlak ışığıyla Ay’a ve yıldızlara bakın. Bakın ve Rahman Suresindeki ayeti hatırlayın, hani Rabbim diyor ya: “ Güneş’i ve Ay’ı mükemmel bir hesapla yörüngelerinde hareket ettiren de O’dur.” Ve tefekkür edin biraz bu ayet üzerinde; İnsanın emrine ve hizmetine soktuğu Ay’a ve Güneş’e bile düzen koyan Allah, bunları kendisine amade kıldığı insan için bir düzen koymasın mı? İradesiz varlıklar bile O’na boyun eğerken, iradeli insanın başkaldırması akıllılıkla bağdaşır mı?!

Büluğ çağına erdiğinizden bu yana işlediğiniz irili ufaklı günahları düşünün bir… Aslında günah işlemekle başka kimseye değil, ta kendinize yazık ettiğinizi, kendi nefsinize zulmettiğinizi düşünün. Ha bu arada bunları düşünürken, ev arkadaşınızın veya aile bireylerinin uyuduğundan eminseniz çok sıkmayın kendinizi, göz yaşlarınıza hakim olmak zorunda değilsiniz bırakın seccadeniz ıslansın gözünüzden değil aksine kalbinizden akıttığınıza inandığım yaşlarla…hatta eğer ağlamaklı bir ruh halinde değilseniz bile zorlayın kendinizi derim, zorlamayla da olsa dökün gönül gözünüzden bir kaç damla göz yaşı. Zira o damlalardır Büyük Gün’de bizim imdadımıza koşacak olan…

Sonra “Fezkuruni ezkurkum” (siz beni anınki ben de sizi anayım) ayetini hatırlayın. An O’nu gecenin en bereketli vaktinde ve unutma ki sen Allah’ı andın, O’da seni andı. Zaten asıl felaket senin Allah’ı unutmanda değil, asıl felaket O’nun seni unutmasıdır. Senin Allah’ı anman hiç bir şey kazandırmaz O’na, ama senin kaygın O olduğunda O’nun da kaygısı sen olursun. Sen O’nu geniş zamanında anki O da seni dar zamanında ansın ve sana yardımını bahşetsin ve unutma ki Allah seni anarsa sorun ne? Allah seni anarsa gam ne?

Bu bereketli ve feyiz dolu Zikrullah’ın ardından yola düşme vaktidir artık. Zira Üsküdar dışında oturuyorsanız yolunuz çok uzun. Çamlıca’da, yeni açılan Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nin hemen üstünde şirin mi şirin mütevazi mi mütevazi bir cami sizi bekliyor. Caminin adı “Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri Çilehane Camii”. Cami tam da ismiyle müsemma bir camidir. Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin nefsini terbiye edebilmek için sıkı bir riyazet ve mücahedeye giriştiği halvet yeridir bu Çilehane Camii.

Camiye biraz erken gitmenizi tavsiye ederim zira hem cami çok küçük olduğundan dışarda kalmamış olursunuz hem de namazdan önce okunan Kur’an Mealini dinlemiş olursunuz.

Ancak bence bu camiyi emsali olan binlerce camiden ayıran, orayı özel bir yer yapan, iki unsur var; birincisi namaz ve tesbihattan sonra kimsenin yerinden ayrılmaması ve hemen önünüze üzerinde ‘Evrad-ı Şerif’ bulunan bir rahlenin gelmesi. İkincisiyse namazı kıldıran ve Evrad-ı Şerifi okuyan Cami görevlisi Yahya Özkul Hocanın o naif sesi.

Namaz öyle bilinenin aksine on beş dakikada bitmiyor. Tesbihattan hemen sonra duha vakti girinceye dek sesli bir şekilde Evrad-ı Şerif okunuyor ve ardından Hatme-i Hacegan yapılıyor.

Tüm bunların ardından Güneş artık hızını alıp, semada yükselmeye başladığı an Yahya Hocanın o muazzam duası ve ordaki ak sakallı dedelerin ağlamaklı ‘amin, amin’ sesleri kelimenin tam anlamıyla tüylerinizi diken diken ediyor. Yeryüzünde yaşanan onca zulüm, onca kötülük ve haksızlığa rağmen Rabb-i Rahim bu içinizi dağlayan dualar ve bu mubarek ak sakallıların hürmetine dünyanın altını üstüne getirmediğini şimdi daha iyi anlıyorsunuz. Bu hali görüp şükrediyor ve artık siz de daha bir içten ‘amin’ demeye başlıyorsunuz yapılan duaya.

Duha namazı vaktinin girdiği an yani güneş doğduktan yaklaşık kırk beş dakika sonra hep beraber Duha namazı kılınıyor ve ardından hazır bulunan tüm cemaat çok samimi ve güler bir yüzle musafaha (tokalaşıp, kucaklaşmak) yapıyor sadece bayram namazlarında görmeye alıştığımız şekilde. Musafaha kısmı da tamamlandıktan sonra Yahya Hocanın ikram ettiği kuru üzümleri yiyip camiden ayrılıyoruz.

onradan öğreniyorum ki bu Nebevi gelenek senelerdir hiç aksatılmadan yapılıyormuş. Sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikirle meşgul olup, güneş doğunca da bir nafile hac ve umre sevabına eş değer olan Duha Namazı ve artık sadece bayram namazlarında görmeye başladığımız hatta bayram namazında bile yapmaktan imtina ettiğimiz harikulade bir sünnet olan ‘musafaha’nın her gün her gün ve ilk günki güler yüzlülükle yapılması….ne büyük bir erdem, ne büyük bir bahtiyarlık..

Sabah namazı eda edilmiş, aç olan ruhlar doyurulmuştur artık. Adeta kalesini koruyan muzaffer bir komutanın heyecanı vardır insanın içinde o an. Şimdi de aç olan karınların doyurulması vaktidir. Çamlıca denildi mi tabiki akla ilk gelen yere yani Çamlıca tepesine kahvaltıya çıkacaksınız direk.

Kahvaltı salonuna girerken karşılaştığınız alnında secde izine sahip insanların o sıcak bakışları ve arka fonda çalan musiki tüm yorgunluğunuzu alır üstünüzden atar adeta. Artık bir masaya oturup kahvaltınızın gelmesini bekleyene kadar Boğazın o harika güzelliğini seyre dalarsınız gayr-i ihtiyari. Boğaz o saatlerde adeta duvağını yeni kaldırmış taze bir gelin gibi hoş ama aynı zamanda ürkektir.

Kulağınızda hoş bir musiki, karşınızda dünyanın sekizinci harikası olan İstanbul Boğazı…

Şimdi sorarım size böyle bir sabahın gününün kötü geçmesi mümkün müdür?

Vesselam…

(Alıntıdır)

155 okunma

Etiketler : , , ,

  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yapına Yorumlar (8)